Selamlar sevgili KreatifBiri okurları. Uzun zamandır birkaç sebepten ötürü yazı yazamıyordum. Yazmak için masa başına oturduğumdan beri üzerimden atamadığım büyük bir heyecanım var. Gelişimi de ülkemizde pek de konuşulmayan, araştırılmayan bir sosyolog ile başlatmak istedim: Pierre Bourdieu.

Pierre Bourdieu

Pierre Bourdieu, Fransız bir sosyolog. Onu diğer kuramcılardan ayıran en belirgin yönü sosyolojiyi belli bir konu üzerinde incelemekten kaçınarak tüm alanlarla aynı potada eritiyor olmasıdır. Bu yüzden de birçok okuru tarafından dili zor, anlaşılması güç olarak tanınır. Bourdieu için sosyoloji; iktisattan, tarihten, psikolojiden, siyasetten ayrı görülemez. Weber ve Marx gibi bir konuda değerlendirmek onun kalemine hiçbir zaman oturmamıştır. Bu yüzden de sosyolojinin “artıkçı bilim” gibi görülmesi düşüncesinden tamamen sıyrılır ve sosyolojiyi her sosyal bilimin temel konusu olarak görür.

Bourdieu

Habitus

Kendi kuramındaki en büyük temeli “habitus” kavramıyla oluşturmuştur. Habitus’u “insanların belirli kültürler içerisinde yaşamaları sonucunda zihinlerinde sahip oldukları temel bilgi birikimi” olarak anlatır. Bu kavrama aile yapınızdaki kültür yapısı da dahil edilir, öğrenim gördüğünüz kurumların kuralları da, öğretmenlerinizin teknikleri de, akrabalarınız ve arkadaşlarınızla olan iletişim ve aktarımlarınız da…

Habitusu, çevrenizde etkilendiğiniz, farkında olmadan içselleştirdiğiniz her türlü eylemin kendisi olarak görebilirsiniz. Toplumda “sonradan görme” diye bahsettiğimiz insanların olması gibidir. Bir üst sınıfa dahil edilen bireyin habitus kökeni kendini gösterebilir. Farklı açıdan değerlendirirsek ilkokulda gördüğünüz bir eğitim anlayışını ortaokulda, lisede tekrardan görmemiz beklenmez değil mi? İçselleştirdiğimiz için kendiliğinden uyum sağlamış oluruz. Bir olaya nasıl tepki vereceğimizi bilmemiz ama neden öyle tepki verdiğimizi bilmememiz de bundan kaynaklıdır. Ancak bazı dönemlerimizde yeni alanlara girdiğimiz, sosyalleştiğimiz durumlarda geçmişin verdiği alışkanlıklar yeterli gelmeyebilir. Bu durumda yeni stratejilere sahip olmamız gerekir. İşte Bourdieu, bundan sonrasını da alan ve sermaye kavramlarıyla derinleştirir.

Sermaye

Bunu da birkaç farklı kategoride ele alırız. Sosyal sermaye, toplumsal alan içindeki rekabet ortamımızdır. Ekonomik sermaye ise sahip olduğumuz para ve maddi değerlerimiz üzerinden oluşur. Kültürel sermayeyi aldığımız eğitimlerle değerlendirebiliriz: orta sınıf bir ailenin daha donanımlı bir eğitim almasına karşın işçi ailesinden bir çocuğun aldığı yetersiz eğitimden ötürü diğer sınıflara göre daha başarısız olması gibi. Ancak kültürel sermaye birçok boyuttan düşünmemiz gereken bir kavram. Bunun içerisine dini, psikolojik, politik gibi birçok yön de devreye girer ve işi çok kompleks bir yapılanmaya sürükler. Bana sorarsanız işin en temel yanı ise simgesel sermayedir.

Simgesel sermaye, toplumdan alınan sabit kanaatlerdir, ki bu ucu olmayan bir manipülasyon yöntemidir. Sosyal medyada “örnek” olarak almamız öne sürülen birçok yapılanma da buna hizmet eder. Kozmetik, moda ve teknolojik alandaki her değişime ayak uydurmaya çalışmamız ve bunun sınıfsal yörüngeye dahil edilmesi örnek olarak verilebilir. Günlük kişisel bakımımızı doğal yöntemlerle sağlamaya da çalışabiliriz çok pahalı kozmetik ürünlerini kullanmaya çalışarak sosyoekonomik açıdan kendimizi zorlayarak da sağlayabiliriz. Günümüzdeki tüketim alışkanlıklarıyla influencer kitlesinin bu denli yüceltilmesi bu yönleriyle simgesel sermaye kapsamına girebilir.

Toplum bir illüzyon yaratır. Olması gereken ve takdir edilen kavramı toplumun tüketim yanlışlıkları belirlerse sınıfsal dengelerin orantısız dağılımıyla sonuçlanır. Fakir daha da fakirleşir zengin daha da yükselir. Bu iki aralıkta kalan sınıflar ise daha iyiye ulaşmanın bu tüketimlere bağlı olduğu algısına kapılır ve daha fazla tüketir. İşte bu yüzden sosyal medyanın yarattığı bu influencer saçmalıkları sadece bu sebepleriyle bile toplulukları hem psikolojik açıdan hem maddi açıdan zedelemeye yetecektir.

Bourdieu

Alan

Alan kavramını sermaye ve habitusun bir uzantısı olarak görebiliriz. Yukarıda söz ettiğim birçok etken rekabet ortamı yaratır. Bundan ötürü “oyun teorisiyle” bağdaştığından söz edebiliriz. Farklı yaşam alanlarımız rekabetle şekillenir, stratejik düşünmemize, güç ve mücadele ortamı yaratmamıza neden olur. Masa tenisi oynarken o alanın kuralları içinde mücadele ederken voleybol oynamaya başladığımızda kuralların tamamen değişmesi ve ona göre strateji kazanmaya çalışmamız gibidir. Her alan farklı mücadele ortamı yaratır o oyuna hakim olan da oyuna ilk başlayanın üzerinde üstünlük kurabilir. Alanlardaki savunmalarımız, müdahalelerimiz, ilerleme stilimiz yaşam mücadelemizin bir parçası olarak yerini alacaktır.

Güzel bir hafta geçirmeniz temennilerimle. Tabi bu mümkünse…

Kaynakça: 1

Editör: Minem Kesen