Düşünceleri ile birçok insanı etkileyen ve aynı zamanda bir o kadar insanı irite eden Freud,

“Nevrotik (sinirsel) duygulardan şikayetçi insanlardaki saplantılı eylemlerle dindar insanların inançlarını dile getirme konusunda uydukları kurallar arasında benzerliği gören ilk kişi elbette ben değilim.”

Saplantılı Eylemlerle ve Dini Uygulamaları (Sigmund Freud)

diyerek ilk defa yazılarında dini konuları incelemeye başladığında da şüphesiz birçok düşman edinmiştir. Bugün, “Saplantılı Eylemlerle Dinin Uygulamaları” başlıklı makalesinde obsesif(takıntılı) insanların yaptığı rutinlerin ve bu düşünceleri koruma şeklinin aslında dinlerin de özünde olduğunu hatta bunun zaman zaman dinlere çıkar sağladığını da belirten Freud’un bu konu hakkında ne dediğine ve neden dediğine ufak bir bakış atacağız.

Takıntı(Saplantı) Nedir?

Öncelikle saplantılı eylemler, salt formalite izlenimi veren, insanlara anlamsız gözüken eylemlerdir. Saplantılı eylem gösteren insanlar da bu durumun farkındadır ama bu eylemlerden -yahut törenden- saptığında, dayanılmaz bir kaygı duymaya başlar ve bu kaygı, onu saplantılı duruma geri dönmeye zorlar. Saplantılı eyleme sahip insanların hepsini toplum, hasta diye sınıflandırmaz.

Mesela ayna kırmanın uğursuzluk getirdiğine inanan, ayna kırmamaya özen gösteren, kırılınca da kaygılanan bir insan batıl inançlı olarak adlandırılır. Halbuki bu bir takıntıdır. Ayrıca bazı saplantılı insanlar saplantısını bir dayanağa bağlamaya çalışır. Ayna kırılırsa cam kırıklarının birine zarar vereceğinden korktuğunu belirtir; halbuki içten içe bunu yapmama sebebi, bir takıntıdır; cam parçalarıyla da alakası yoktur. Daha temiz bir örnek vermek gerekirse, bir insanın sürekli küpesiyle oynadığını ve bunu takıntı haline getirdiğini düşünelim. Mantıken bunun onun hayatına hiçbir etkisi yoktur, kendisi de bunun farkındadır ama yapmayı bırakamaz.

Eğer bir şekilde bu eylemi yapması engellenirse, mesela dalga geçilirse ya da aşağılanırsa, gizli de olsa yapmaya devam eder. Baskı daha da devam ederse kendini ve diğer insanları, bunu niye yaptığı ile ilgili yalanlara inandırmaya başlar. Örneğin kulağım ağrıyor diyebilir, küpesinin olup olmadığını kontrol ettiğini iddia edebilir ama bunların hiçbiri gerçek nedenler değildir, gerçek neden bambaşkadır.

Takıntılar Nasıl Oluşur?

Takıntıların oluşması sürecine Freud “Yer değiştirme” demiştir ve bu durumu tedavi ettiği birkaç hastası üzerinden örneklemiştir. İlk örneği, kullandıktan sonra lavaboyu birkaç kez yıkayan ve bunu takıntı haline getiren bir genç kızdır. Bu genç kızın çok sevdiği ablası boşanmayı düşünmektedir ama bunu yersiz zamanda yapmak üzeredir. Takıntılı olan genç kızsa ablasının boşanmadan önce başka bir eş bulup kendini sağlama alması gerektiğine inanmaktadır.

Bu düşüncede takıntılı olan kız, ablasının (lavaboyu kullanan kişinin) işi bittikten kocasının yerini (lavabodaki kirli suyu) doldurmasının (temizlemesinin) gerektiğini düşünmektedir. Yer değiştirme denen şey örnekte görüldüğü üzere hayatta olan bir sorunun ögelerinin yerini değiştirerek bir nevi çözüm bulmaktır. Bu örnekte kıza eniştesini suyla eşleştiren yönelim kirli suyun vaktinde arıtılması gerektiğiyle ilgili bir Alman deyişiydi. Başka bir örnek vermek gerekirse kocasından ayrılan bir kadın gün boyunca bir taburede oturuyor, bu tabureden ayrılmaktan çekiniyor hatta korkuyordu.

Bu durumu da “İnsanın bir kez karar kıldığı bir şeyden (koca, tabure) ayrılması çok zor.” cümlesiyle açıklıyordu. Yani kocasını terk etmiş olmasından doğan pişmanlığını tabureye olan yeni takıntısıyla dolduruyordu; dahası bu kadının başka takıntılı hareketleri de vardı. Örneğin etin sadece dış kısmı gibi hoşlanmadığı yerlerini yiyebiliyor, bir nevi kendini cezalandırıyordu. Bence en garip durum ise kocasını anmak için yaptığı seremoniydi. Rastgele bir anda taburesinden kalkıp ortasında bir örtü olan bir odaya gidiyor, örtüyü belli bir şekilde düzeltiyor, daha sonra da hizmetçisini çağırıp dikkatini masa örtüsünden uzaklaştıracak bir takım işler yükleyip hizmetçiyi yolluyordu.

Bu olay aslında kocasıyla yaşadığı bir olayın yeniden canlandırılmasıydı. Evlendikleri günün akşamında halvet edecekleri zaman eşi, stresten dolayı birtakım problemler yaşamış. Bunu düzeltmek için de salondan yatak odasına koşup durmuş. En son başaramayınca örtüye bir parça mürekkep damlatmaya çalışmış ama leke çok saçma bir yerde durunca eşinden sabah gelen hizmetçinin bu lekeyi görmesini engellemesini istemiştir. Bu işte başarılı olamadığını düşünen hasta, eşiyle olan ilişkisinde de kendisinin başarılı olamadığına inandığı için bütün bu takıntı silsilelerini hayatına katmıştır.

Din Bir Takıntı Mıdır?

takıntı

Asıl konumuza gelecek olursak, din bu tür saplantılardan ne gibi yarar sağlar ve dinin algılanışı aslında kocaman bir takıntı mıdır? Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki ibadet ve dua aslında bir takıntıdır. İnsanlar dua ederek huzur bulurlar ama hiçbir dinde edilen tüm duaların kabul olduğuna dair bir düşünce yoktur; olup almayacağı, Tanrı’nın kudretini bahşedip bahşetmemesine kalmıştır. Fakat dua eden insanlar, istediği şeyin olacağına ve takıntılı olan insan duasının gerçekleşmesi için gereken şeyin çalışmasından çok dua etmesi gerektiği olduğuna inanabilir.

Bunun en güzel örneği Müslümanlıktaki tevekkül anlayışının yanlış anlaşılmalarıdır. Müslümanlığa göre bir insan tüm azmiyle çalışır ve tüm kalbiyle dua ederse “hayırlısıysa” duası kabul olur, buna da tevekkül denir. Ama eğer dua kısmı abartılırsa sadece duaya yönelen hastalıklı bir düşünce oluşur yani dua başlı başına bir takıntıya dönüşür. Bu örnek soyut kaldığı için başka bir düşünceden, Yunan Mitolojisi’nden bir örnek vermek isterim.

takıntı
Louvre Müzesin’deki Arthemis (Diana) Heykeli

Yunan Mitolojisinde Artemis’in (Ay, av ve temizlik tanrısı) yoldaşlarının -rahibelerinin- bakire olması gerektiğine, ona ibadet etmek için avcılık yapılması gerektiğine inanılmıştır. Ama bu bekaret yemininin, zamanla tapınağa girip, rahibeleri gören bir erkeğin kadın avcılar tarafından vurulacak kadar abartıldığı söylenmektedir. Bu iki örnek dinin kolayca takıntı haline getirilebileceğine örnektir.

Başka bir nokta ise dervişlik ve izole yaşamdır. Bir çok dinin peygamberi, toplumdan izole olmadan mütevazi bir şekilde yaşamışlardır ama bu peygamberlerin ölümünden sonra, bazı inananlarda, peygamberi örnek alma adı altında toplumdan izole olma alışkanlığı oluşmuştur. Bu, bir davranışın uç noktaya ulaşarak takıntılı hale gelmesine bir örnektir. Son bir örnek vermek gerekirse, dinler içlerindeki ilahi kudretten dolayı katı bir yapıya sahiptirler; bu yüzden dinin yayılışı hoşgörüyle karışık katı bir korku telkiniyle yapılır.

Dindarlığın ani olarak çok hızlı arttığı, dindar olmanın bir anda önemli hale geldiği ya da tam tersi dinin kendini korumak için sertleştiği zamanlarda (bknz. Cadı Avı Dönemi, Hümeyni sonrası İran) aileler bir anda dindarlaşır ve çocuklarını dinle alakalı olmayan durumlarda bile günah veya haram diyerek durdurmaya başladığı gözlenebilir. Yani dinin insanlardaki etkisi o kadar artar ki, bireyler bu etkiyi bir takıntı haline getirip dinin emrinin olmadığı durumlarda bile yeni dini telkinler üretebilir, dahası bu bireysel telkinler toplumun tamamına yayılıp hep varmış gibi davranılabilir.

Yahudilikten örnek vermek gerekirse dinin ilk dönemlerinde Tanrı’nın isminin anılması serbestken, Babil döneminde sürgün edildikten sonra Tanrı’nın isminin tamamını anmak hoş karşılanmamaya başlamıştır, ayrıca 18. yüzyıla kadar Yahudilerin diğer ırklarla evlenmesine yönelik aşırı katı toplum baskısı yok iken, 18. yüzyıla gelindikten sonra artan dindarlık ve ırk bilinciyle birlikte Yahudilik dışı evliliklerde bireylerin dinden çıkarılması gibi sert dini inanışlar yerleşmiştir.

Takıntı Dine Yarar Sağlar Mı?

takıntı
En Çok İnananı Olan Bazı Dinler

Son sorumuza gelecek olursak, bu katı takıntılar nasıl oluyor da dine yarar sağlıyor? Şöyle ki yazımın başında belirttiğim “Yer değiştirme” dini takıntılarda da gözlenebilir. Dua eden insanlar istedikleri şeyi o kadar çok istiyorlar ki bir noktadan sonra duayı etmek, dua gerçek olmuş gibi bir yanılsama yaratıyor. Bu da dine olan güveni artırıyor.

Artemis avcıları ise, temizliklerine pislik bulaşmasa bile, sadece izinsiz olarak onları gören adamın işlediği günahı temizleyerek tanrının kulu olduklarını ve ona hizmet ettiklerini somut olarak hissediyorlar. Dahası şu bir gerçektir ki, bazı insanlar içten içe tanrıya ait bir parça olmaktan, en kudretli olmaktan keyif alır. Bir çok insanın mehtileri ve peygamberleri öğrendikten sonra kendine “Acaba ben mehti miyim?” diye sorması bunun bir kanıtıdır. İnsanların, dini katılığı takıntı haline getirerek yeni günahlar ve haramlar yaratması yalan da olsa Tanrı’nın görevini yapmış olmanın gücünü hissettiriyor olabilir.

Sonuç olarak dini takıntılar, insana dinin bir parçası olduğunu değil, dinin kendisi olduğunu yanılgısını yaşatıyor. Bu dinin toplumda daha büyük yer edinmesini, daha güçlü inanlara sahip olmasına olanak sağlar.

Kaynakça:

  • Saplantılı Eylemlerle ve Dini Uygulamaları -Sigmund Freud
  • Totem ve Tabu -Sigmund Freud
  • Edit Hamilton -Mitologya
  • On the Change of Names- Philon