Kadın veya erkek, günlük dildeki yaygın kullanımıyla hem bireyin biyolojik anlamda dişi /female veya er/male oluşunu, hem de toplumun bireye sunduğu roller sistemi dâhilinde anlam kazanan kadın /woman veya erkek /man oluşu ifade eden iki terimdir. Bu kavramlar çerçevesinde şekillenen ve anlam bütünlüğü sağlayan biyolojik boyut ile biyolojik yapıdan esinlenen toplumsal boyut sıkça karıBiyolojik boyutştırılıp birbirinin yerine kullanılmaktadır. Oysaki “biyolojik boyut” her ne kadar biyolojik boyutu temel alsa da “toplumsal boyut” çok farklı şeylerdir. Biyolojik olarak ele aldığımızda herkes er ya da dişi olarak dünyaya gelmektedir. İstisnai durumlar(tıp biliminin gelişmesine paralel olarak gerçekleşen durumlar) dışında doğduğumuzda sahip olduğumuz verili özelliğimizi hayatımız boyunca sürdürürüz.

Toplumsal Boyut ve Aile Faktörü

Bir diğer önemli husus cinsiyetimizin toplumsal boyutudur. Biyolojik boyutun aksine toplumsal boyut verili bir özelliği ifade etmemektedir. Toplumsal boyut bir süreç ve bu süreç sonucu oluşmaktadır. Gündelik yapılan eylemler ve gece-gündüz paralelinde inşa edilmektedir. İnşa süreci belirli bir zaman aralığı, belirli bir dönemi ifade etmemekte ve doğduğumuz andan itibaren bu süreç başlamaktadır.

toplumsal boyut

Doğduğumuz andan itibaren zaman kaybetmeksizin biyolojik cinsiyetimiz eksenin de bir “yaşam sarmalı” veya “yaşam döngüsü” mensubu haline getiriliriz. Örneğin, doğacak çocukları için giysi ve eşya hazırlayan anne ve baba, eşyanın rengi ve biçimi konusunda tercihlerini kullanırken, çocuktan hayatı boyunca mensubu olması istenecek davranışlar, tutumlar ve roller örgüsünü inşa etmenin ilk adımım atarlar. Doğum sonrasında, çocuk için belirlenen toplumsal dünya gittikçe belirginleşir; elbiseler, saçın boyu ve biçimi, hitaplar, oyuncaklar, çocuğa yönelik davranışlardaki sevecenlik biçimi ve dozajı, çocuk için uygun bulunan veya uygun bulunmayan davranışlar. Çocuk için düşünülen ve arzulanan meslekler vs. tüm bunlar söz konusu inşa eyleminin sonraki bazı aşamalarını teşkil eder.

Kadın/Erkek Olmak(!)

Doğum ile gelen verili özelliklerimizden dişi veya er oluşumuz; davranış, tutum, rollerle birlikte kadınlık ve erkeklik olarak iki farklı boyutta hayatımızda yer bulmaktadır. Yani dişi veya er olarak dünyaya geliriz fakat kadınlık veya erkeklik, tutum, davranış ve rollerimiz çerçevesinde gelişen/değişen tercihler ve süreç sonucudur. Toplumlar dişi veya er oluşun ayrımında çok katıdır. Ya dişi ya er olarak birbirinden çok net şekilde ayırma gereğinde duymuşlardır; dolayısıyla ya kadındır ya erkektir gibi bir toplumsal boyut ortaya çıkmıştır. Belirttiğimiz gibi dişi veya er oluş biyolojik bir boyut olup doğumdan verili özelliğimizdir lakin toplumsal boyut verili bir özellik olmadığı gibi süreç sonucunda inşa edilen bir şeydir; toplumlar ise “tercihte” bulunmaya izin vermeksizin çok net/katı ayrımlara gitmişlerdir. Toplum, bireyden, değişmez bir ölçüt kabul ettiği biyolojik cinsiyetine göre davranışlar sergilemesini ister; hazırladığı davranışlar örgüsünü kabullenmesi ve uygulaması için zorlar.

Toplum cinsiyet temelinde ki tutum, davranış ve rolleri kırmızı çizgilerle net bir şekilde ayırmış ve birbirine karışmasına izin vermez; böylesi bir karışıklığa ise göz yummadığı gibi bu konudaki olası bir ihmalkârlığa da anında tepki gösterir. Bu bağlamda transseksüellerin toplumsal boyutta maruz kaldıkları ve yaşadıkları zorluklar; toplumsal kontrol hassasiyeti ve gücünün anlaşılıp idrak edilmesi açısından önemli bir örnektir.

Toplumsal Cinsiyetin Kavramsal Tarihi

“Günlük yaşamda ve dilde genellikle herhangi bir ayrıma gidilmeden birlikte ifade edilmelerine karşılık, cinsiyet temelinde şekillenen biyolojik özellik ile bu özelliğin üzerinde inşa edilen toplumsal durum, bilim çevrelerinde cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) terimleri ile isimlendirilerek, birbirinden ayrı tutulmaktadırlar.” Bu ayrımın akademik olarak kazanımı ise yakın bir tarihe dayanmaktadır. “toplumsal cinsiyet” kavramını literatüre kazandıran isim Ann Oakley’dir. 1972 yılında yayımlanan  “Sex, Gender and Society” kitabında bu konuya açıklık getirmiştir. Biyolojik açıdan ve toplumsal açıdan cinsiyet üzerinde oluşturulan farklıklar dikkat çekmektedir. Cinsiyet (seks) biyolojik açıdan erkek/kadın ayrımını anlatırken, toplumsal cinsiyet (gender) erkeklik ile kadınlık arasındaki toplumsal bakımdan eşitsiz bölünmeye gönderme yapmaktadır. Her ne kadar geleneksel bakış açısında, cinsiyet ve toplumsal cinsiyetin basit ve açık bir şekilde birbirleriyle örtüştüğü anlayışı devam ediyor olsa bile, artık bugün bu ikilinin birbirlerinden ayrı anlamsal boyutlarını konu edinen geniş bir literatür oluşmuş bulunmaktadır.

Cinsiyet Eşitliği/Eşitsizliği

cinsiyet eşitsizliği

Eşitlik; bireylerin yeteneklerini tam ve özgürce geliştirebilecekleri toplumsal ortamın oluşturulması, ayrıca engel teşkil edecek toplumsal ve siyasi unsurların ortadan kaldırılması olarak tanımlanabilir. Eşitsizlik; önlenebilir olmasına karşın tepkisiz kalınan kısaca adil olmayan farklılıktır. Eşitsizlik çerçevesinde verili özellikten kaynaklı; genetik, fizyolojik ve biyolojik farklılıklar eşitsizlik olarak ele alınmamaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, toplumun kadın ve erkeğe yönelik algısı çerçevesinde ortaya çıkan farklılıkları kaynak almaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadınların politik, ekonomik, sosyal, kültürel ve medeni alanlardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayrım, mahrumiyet veya kısıtlama anlamına gelmektedir.

Cinsiyet Rolleri

Cinsiyet rolleri kadın ve erkek olmanın biyolojik farklarının dışında, kadın ya da erkek olmaya toplumun ve kültürün yüklediği anlam ve beklentilerdir. Mevcut kültürel ortam ve toplumsal boyuta ek olarak sosyo-ekonomik ve siyasi ortam cinsiyet rolleri üzerinde etki oluşturmaktadır. Bu roller ırk, etnik köken, sınıf, cinsel yönelim ve yaş da dâhil olmak üzere birçok örneğin etkisi altında kalır. Toplumsal cinsiyet rollerinde toplumların kalıplaşmış yargıları vardır. Örneğin kadınların hemşire olması yadırganmaz fakat erkeklerin hemşire olması yadırganır. Erkeklerin itfaiyeci olması yadırganmaz. Kadınların itfaiyeci olması yadırganır. Tüm bu kalıplaşmış algılar/roller toplumsal hayatta bireylerin yaşamlarına sınırlamalar getirmekte ve eşitsizliğe neden olmaktadır. Erkek çocuklarının eğitim almada kız çocuklarından daha öncelik olması yine toplumda cinsiyet ayrımcılığının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kadın ve erkek günümüzün global  sisteminde iş hayatında birlikte yer almakta olmasına rağmen geleneksel roller, dogmatik bir bakışla erkeği; eve ekmek getirmekten sorumlu, evin direği, güçlü kişi olarak tanımlarken, kadını ev işlerinden, çocuk bakımından sorumlu, bağımlı ve ihtiyaç sahibi kişi olarak görür. Aslında, süreci iyi takip edersek toplumsal cinsiyet rollerinin doğuştan gelen verili özellik olmadığını, sosyalleştiğimiz çevre ve içinde yasadığımız toplumla ilgili olduğunu görebiliriz. 

Peki, Çözüm Nedir?

Çözüm kesinlikle “eğitim”. Eğitim, toplum normlarının geliştirilmesinde rol oynadığı için, cinsiyet eşitliği anlayışının geliştirilmesinde temel araçtır. Cinsiyet temelli şiddetle mücadele edilmesi ve cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesi, eğitime ve toplumun her katmanından insanın aktif ilgisine ihtiyaç duyar.