Orijinal adıyla “Ensaio Sobre a Cegueira” 1995 yılında Portekizce olarak yayınlanmış bir kitap. “Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar…” 

Kitapta, adından da anlayacağımız gibi, bir “körlük” vakası yaşanıyor. Saramago, bu kitabı kaleme aldığında 73 yaşındaydı. 73 senelik, dolu dolu bir ömrün sonunda böyle nefis bir kitap çıkabilirdi hiç şüphesiz. 1998 yılı Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi de Körlük oldu tabii.

insan

İçeriği:

Saramago romana, arabasının içinde geçmesine izin verecek ya da geçmek için kendini haklı göreceği yeşil ışığı beklerken kör olan bir adamın duyduğu korku ve çaresizlikle başlar. Kitabında modern insan ve onun ürettiği liberal demokrasiye eleştirilerini dile getirir.

Körlük o denli hızlı yayılır ki, yayılma hızı Etna’ nın püskürmesiyle civarında ne kadar yerleşim varsa lavların altında kalmasına benzetilir. Saramago’nun da yarattığı ya da zaten olan, ama görmek için kafaların kumdan çıkarılması gerektiğine dair bir çürüyüşün öyküsüdür körlük. Arabasında kör olan adamın yardımına giden hırsız ve bu iki adamı tedavi etmeye çalışan doktor hepsi kör olurlar. İktidar derhal çözümü bulur! Bu insanları eski bir akıl hastanesine kapatır.

Bu noktada Michel Foucault’un şu sözleri körler ülkesine dönen dünyamızı bu romanla bir kere daha açığa vurmaktadır: “Hapishanenin tarihi, gözetim altında tutma ve cezalandırmanın tarihidir.” Tutsaklık günleri ertesi sabah duyulan anonsla başlar.

Buyruklar

Buyruklar kesindir! Kimse dışarıya çıkmaya çalışmayacaktır. Özgürlük istemi iktidarın en ağır olarak gördüğü ölüm cezasıyla sonlandırılacaktır. Günler geçer, körlük ülkede gitgide yayılır. İlk başlarda her şey kontrol altında gibi görünse de, sonradan hastalığın iktidarı da kemirmeye başlamasıyla kaos baş gösterir. Aslında durumun kendisi başlı başına bir açmazdır. Ancak iktidara özgü sistem her şey kontrol altında demekle başlar, aslında her şeyin eskisi gibi olmayacağını bile bile… Saramago’nun bu duruma dair neyin kaos, neyinse düzen olduğu sorusunu buluruz karşımızda.

körfds

Gerçekten de düzen denilen olgu ve onun tezahürü demokrasi, çıplak gerçeği görmemize ve krallara çıplak dememize ne kadar müsaade etmektedir? Hastane görünümlü bu yeni hapishanede, sayı her geçen gün artar ve bireyler oto kontrolü yavaş yavaş terk ederler.

Çeteler, ölümler ve açlık sıradanlaşır; yani insanlar gitgide şaşkınlıklarını ve onurlarını kaybetmeye başlarlar. Bu noktada iletişim araçlarının baş döndürücü şekilde ilerlemesinin, insanların tepkilerinde nasıl bir uyuşmaya neden olduğu ve gerçek denilen kavramın modern insanın zihninde nasıl, çelişkiler yumağına dönerek kavramın özünün akıp gittiğine şahit oluruz.

Akşam yemeğinde televizyonda insanların öldürülmesine bakarken diğer yandan şu tuzu uzatır mısın demeyenimiz yoktur. Oysa orta çağın karanlıklarından bahsederken es geçilmez kazıklı voyvoda. O da kurbanlarının işkence gördükleri sırada ziyafet çekmektedir kendine. Elbette hem kişilerin niyeti hem de durumlar aynı değildir. Ancak olayın karşısında ortaya çıkan tepkisizlik son derece benzerlikler göstermesi bakımından manidardır.

Zamanla doktor, karısı ve çevresindekilere karşı önceleri tavizler koparmakla işe başlayan, sonrasında ise insanları gözlerini kırpmadan öldüren bir çete ortaya çıkar. Ama bu kitaptaki sadece alışılageldik bir körlük değil.Körlük büyük bir metafor. İnsanoğlunun bencilliğini, modern toplumun kapitalist düzenin içinde sıkışmışlığını ve asla fark edemedikleri büyük körlüğü anlatan bir metafor.

Onların zaten göremedikleri dünyalarının ve canavarlaştıklarının bir dışavurumu. Saramago bakmakla görmek arasındaki o ince çizgi üstünde trapez ustaları gibi dilin imkanlarını yalın ve ustalıkla işlemiştir.

“Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük. Gören körler mi? Gördüğü halde görmeyen körler.”

Herkesin okuması ve okurken kendi körlüğünü de durup düşünmesi gereken bir kitap…