Bu yazı, yazdığım yazı konuları arasında en farklısı olacak. Aslında böyle şeyler yazmayı pek tercih etmem. Fakat geçen Hürriyet Gazatesi’nde okuduğum röportaj bam telime böyle tın diye vurdu diyebilirim. Sonra oturdum ve üzerine düşündüm. Bizim ülkemizde cidden liyakata neden önem verilmiyor? Soru işareti üzerine bir soru işareti daha canlandığını hissettim. Hemen onu da cevaplıyorum. 🙂 Liyakat , bulunduğun görev için yeterli derecelere sahip olma anlamında kullanılan Arapça kökenli bir kelimedir. Şimdi gelelim ilk sorumuza, aslında bunun en yakın örneği staj başvuruları. İyi yerlerde staj yapabilmek için hep referansa ihtiyaç duyuluyor. İşe alımlarda da aynı şekilde. O kişinin yeteneği var mı uygun mu bunlar ölçülüp değerlendirilmiyor.

“Liyakat kıymetli bir şey.”

Bu konuya parmak basacak soruyu röportajda İpek Özbey, Taylan Yıldız’a şöyle yöneltiyor:

Stanford’a gittiniz, oradayken Google tarafından keşfedildiniz. Aynı siz, Türkiye’de bir üniversitede okuyor olsaydınız, o sırada büyük bir şirket sizi keşfeder miydi?

Bu sorunun üzerine Taylan Yıldız’ın verdiği cevap aslında başlığıma bire bir cevap niteliğinde oluyor. Cevap şu şekilde:

Hayır, keşfetmezdi. Yurtdışına gittiğiniz zaman sizin ederiniz topluma kazandırdığınız değer kadar. Kim olduğunuzun önemi yok. Toplum değerinizin karşılığını veriyor. Liyakat kıymetli bir şey. Tabii hayal kurmak da daha kolay oluyor o zaman. Ama Türkiye’de açık 10 pozisyon varsa birinde liyakat aranıyor. Diğeri eş-dost-akraba.

Ülkemizde bireye değer yok. Bireye değer veren toplumların geldikleri noktaları hepimiz biliyoruz. Birey toplumun parçasıdır ve bireye kattığın değer aslında topluma kattığın değerdir. Her birey topluma bilim, teknoloji, ekonomi kazandırır. Bu yaptığı bir deney araştırması, yaptığı girişimcilik projesi veya çalıştığı şirkete kazandırdığı bir değer olabilir. “Damlaya damlaya göl olur.” atasözü birazda buna hitaben değil midir? Her birey, toplumu göl yapan bir unsurdur ve bireye önem verilmediğinde toplum kurumaya mahkumdur.

liyakat

Röportaj’da bir diğer ilgimi çeken soru da şu:

Bugün ortada rakamlar var. Beyin göçü, yetkililerin bile dillendirdiği bir şey artık. Şaşırtıcı olan, herkes giderken sizin gelmeniz.

Taylan Yıldız’ın da cevabı şöyle:

İlk defa bu yıl ülkemizde yazılan tez sayısı azalmış. Bizim için bu bir felaket. Benim arkadaşımın çocuğu lisede okuyor. Yüzde 85-90’ı yurtdışına gidiyor. İnanılmaz okullar falan değil. İnsanlar Kanada’ya gidiyor mesela. Adamlar eksi 40 derecede yaşamayı, burada Beşiktaş’ta denize bakıp çay içmeye tercih ediyor. Niye? İnsanın ederi fazla çünkü. Değer görüyorsun. Hayal kurabileceği bir ortam var. Çalışırsa bir yerlere gelebileceğini biliyor. Oysa bizim ülkemizin insanı çok değerli. Yaratıcılık skalasında çok üstlerdeyiz. Bizim sıkıntımız, öğretilmiş çaresizlik… Zannediyoruz ki yurtdışından adı John, Jack olan biri gelip o işi yapıyorsa doğrudur, bizim Ahmet yapıyorsa yanlıştır. Ama Ahmet yurtdışına gittiğinde alkışlanıyor mesela.

Bu cevaptan sonra kafamda şöyle bir sonuç netleşti. Gerçekten toplum üzerinde öğretilmiş çaresizlik var. Yabancılar yaptı biz yapamayız diye bir şey yok. Daha iyisini de yapabilirsin. Engeller her zaman vardır, fakat yılmayın inanın. İnanın ki bir şeyler değişsin.

Sonuç Olarak,

Toplumda 80 milyon insan var. Bunların hepsini değiştirebilmek pekte mümkün değil. Fakat aralarında, farkındalık yaratabileceğine inanan ama umudunu yitirmiş insanları çekip çıkarabiliriz. Bunu kim mi yapacak deme. Bunu Ali, Ayşe yapmıyorsa sen yapacaksın. İnancını yitirme inanmak başarmanın yarısıdır. Ben bu röportajı okuduktan sonra daha çok inanıyorum, sizde inanın. Biz bu ülkenin bir damlasıysak, Ülkemizi oluşturan göl için elimizi taşın altına koymaktan çekinmeyeceğiz.

Üzerinizdeki öğretilmiş çaresizliği silkeleyip atın ki, başarıya koşmanız için üzerinizde hiçbir yük olmasın deyip Nazım Hikmet’ten bir dörtlük ile sizi başbaşa bırakıyorum. 🙂

Güzel günler göreceğiz çocuklar
Motorları maviliklere süreceğiz
Çocuklar inanın, inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler